Main menu:

September 2010
M T W T F S S
« Dec    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Archive for 'Kişisel buhranlar'


Gri Renkli Notlar: Fiktif İntihar Mektubu

Bir süredir uzun yazılar yazmamı engelleyen bir şeyler büyüyordu içimde; yaptıklarımı geciktiriyordum, kafamı toparlayamıyordum. Uzun bir uğraş sonunda, tıkanıklık yapan ne varsa içimde yazıya döktüm, kurtuldum.

Bilmiyorum belki üçüncü sayfa haberlerinden esinlendim, belki etrafımda ayıplanarak anlatılan öykülerden. En sonunda kendimi intihar olgusu ve intihar mektupları üzerine düşünürken buldum. İnsanların kararlı bir şekilde ölüme giderken arkasında bırakmak isteyecekleri kırıntıların neler olabileceğini kurguladım durdum. Nihayetinde, insanı intihara sürükleyen şeylerin dile getirilmesinin, intihar mektubunu bekleyecek kadar geç olmaması gerektiğine karar verdim. Kızılan şeylerin, içinden çıkılmazların yaşarken söylenmesinin, bir insana daha çok faydası olacağını düşündüm ve kafamın içindeki tilkilerle yaşadığım yaklaşık 1-2 aylık fısıldaşma sonunda, elime kalemi alıp bir deneme yapacak kadar çok şey biriktirdim kafamda.

İşte Gri Renkli Notlar‘ım, yani fiktif intihar mektubu girişimim buradan ortaya çıktı. Olabildiğine düzensiz, olabildiğine içimden geldiği gibi yazdım, sıkılınca kestim attım; ortaya çıkan şey düşündüğümden farklı olduysa da, içimi rahatlattı. İster buraya, ister aşağıdaki resme tıklayarak siz de göz atabilirsiniz, eleştirilerde bulunabilirsiniz.

Gri Renkli Notlar

Evet, bu mektup tamamen kurgusal. Siz heyecanlanıp beni aradığınızda, ben hala yaşıyor olacağım. Fakat bu mektupla içimde hiçbir şeyin ölmediğini de söylemem. Örneğin çok uzunca bir süre bu blog’a yazı girmeyi düşünmüyorum. Buranın düzenliliği içimi sıkmaya, üzerimde bir yük oluşturmaya başlamıştı artık. Onun yerine daha çeşitli yerlerde, kendimi aramaya devam edeceğim; kalıpları üzerimden atıp içimi sıkan şeylerden elden geldiğince uzaklaşmaya çalışacağım.

Şimdilik uzun yazılara, zorlama işlere elveda. Sizlerle de görüşmek üzere.

Cumartesilere yabancılaşmak

“Oho, saat 6 olmuş bile” diye geçiriyorum önce içimden; günlerden cumartesi, dışarıda parıldayan ama batmaya hazırlanan güneş… “Eh, artık çıkmam gerek: şimdi giyinsem, 15 dakikada okula varsam, yarım saat hazırlık, 2 saat bekleme, 10 dakika soğuma derken ancak 10 gibi dönerim” diye, şikayetçi değilmiş gibi, geveliyorum lafları.

Yarım saatte okula varıyorum; hazırlık 38 dakika, bekleme 2 saat 13 dakika ve soğuma 21 dakika sürüyor. Bu sefer bölüm koridorları nispeten daha boş–üst katta yalnızca bir lab açık–ve oradan da koridora, 80′lerin rock müziği tınıları yayılıyor. Bu garip kimsesizlikten dolayı, her zamanki gibi sadece-haftasonları-karşılaşan-ve-haftasonu-lab-ta-olduğu-için-hem-hüzün-hem-anlayış-dolu selamlaşmalar yaşanmıyor hiç.

Bekleme süresince, yarınki (yarın pazar!) sınavıma çalışıyorum, yanında da biraz müzik. Başım rock/metal kaldırmayacak kadar ağrılı, kafam caz kaldırmayacak kadar yorgun. Radyo listesinden bir blues istasyonu seçiyorum, lab’taki gereksiz ışıkları kapıyorum, sesi iyice yükseltiyorum. Nedense böyle zamanlar hep bana, Superman’in Fortress of Solitude‘a sığındığı zamanları çağrıştıyor. Halbuki, ne kendimi Superman’le (bir karşı-kahraman olsa neyse), ne de genelde insan kaynayan lab’ımızı şahane bir kaleyle özdeşleştiriyorum. Garip.

Saat 10:27 gibi okulun dış kapısını kitliyorum, yukarıda tez savunması yaklaştığı için deneylerini apar topar yetiştirmeye çalışan bir yüksek lisans öğrencisinin bulunduğu lab’ın ışığı yanmaya başlamış, azıcık içim hüzünleniyor. B kapısından çıkıp her zamanki yokuşu tırmanıyorum, bana nice sabahlar Eti Cin/Süt desteği sağlamış bakkal teyze de dükkanı yavaş yavaş toparlıyor. Yarın gelirken yine uğrarım, yine sağdaki raftan sütü ve kurabiyeyi alır, hep unuttuğum fiyatı tekrar sorar, yine “1.750 yavrum” cevabını alırım diye kuruyorum kafamdan. Bu yol, genelde kuruntularla geçip gidiyor zaten.

Eve gelirken, okulun yurdundan çıkan bir grup süslü-püslü insanla karşılaşıyorum. “Taksim’edir herhalde” diye geçiriyorum içimden. Yamuk kaldırımda topuklularla zar zor yürüyen kızlardan birisi, karşı yönden gelen bana kaçamak bir bakış atıyor; hafif beğenmiş olacak ki  gülümsüyor. Hızlı hızlı yanlarından geçiyorum. İki saniye sonra onlar arkamda, ben onların bıraktığı ağır koku hüzmesinde öksürerek eve doğru yol alıyorum. Bir şeyler yer, bilgisayardan bir dizi izler, biraz çalışır yatarım diye geçiriyorum içimden. Yarın da sınava kalkar, dönerken lab’taki işlerimi bitiririm diye planlıyorum. Bir cumartesi daha geçip gidiyor.

Hayat ne garip… Gelişim biyolojisi, Galois grupları falan.

me_becoming_a_ghost_1_by_armishdesktop_shot_1_by_armish

Toplumsal cismin bir alt-grubunda, anlamlı eleman inşa etmek

04:00 – Uyan.

04:30 – Gerçekten uyan. Güzel bir müzik aç. Telefonda cevapsız çağrıları, mesajları gör; ne zaman olduklarını, seslerini ne zaman kapadığını hiç hatırlama.

05:00 – Acıktığını hisset, mutfağa sürü ayakları. Su ısıtıcıda yeterince su var, iyi. Düğmeye bas, o kaynaya kadar buzdolabı açık bir şekilde bekle. Belki göremediğin bir kahvaltılık? Su kaynadı, sanırım yine hazır kurabiyelerden.

05:15 – Gmail, Google Reader, Ek$i Sozluk, Twitter, deviantArt beşlisine göz at. İnsanları takdir et. Konsantre olma zamanı, ders çalış.

06:00 – Gökyüzü şahane bir şekilde kızıllaş, karın tokluğu sıcaklığı iyice bastır. Dışarılara doğru bak, ruh açlığı baş göster, hafiften titre.

07:00 – Beyin duman ol. Soyutluklar içinde kaybol, zaten çalışma odasına dolmaya başlayan sabah Güneş’inden bunal.

07:15 – Kütüphanenin önünde bir süre göbeğini kaşı. Televizyon yanındaki sehpadan kitaba uzan. Ne kadar okumuşum diye şöyle bir bak, ‘aferim’ de kendine. Kaldığın sayfayı aç, devam.

08:30 – Gözler yorul, kafa dol, sosyal meseleler üzerine düşünmüş ol. Müziği banyoya taşı, uzun uzun banyo yap.

09:00 – Ders çalış. Acele de olsa planladığın yere gelmeye çalış.

10:30 – Kafa sonuna kadar dol. Tatlı bir şeyler at ağzına, gardırobun karşısında hangi tişörtü giyeceğine karar ver, sonra ütüle.

11:00 – İnsan içine çık, okula var. Pırıl pırıl parlayan güneş, gözler acı. İnsanların uyanamamış suratına bak, garip ol biraz. “Dersler, sınavlar, yapılacaklar” diye söylenen insan topluluğuna karşı sadık bir birey olarak kafa salla; kafanın doluluğunu, daha önemli sandığın şeylerle meşguliyetini çaktırma. Normal olmaya gayret et. Ağzının yanını yanak kaslarını zorlayarak ger ve bunları tüm gün unutmamaya zorlan.

11:15 – Deneylere başla, derste kitabın aynısını işleyen hocaların derslerine girecek motivasyonu kendinde asla bulama.

13:00 – Hafif acık, koyu bir kahve yap; yanında tatlı bir şeyler atıştır. Unutmaman gerekenleri unutma. Zamanlayıcının kaç dakika daha sayacağına göz at, zaman çabuk geçse diye evrene yalvar.

14:40 – Lab’dan çık, hızlı hızlı insanların arasından yürü. Ayaklar zorla hareket et, yorulduğunu hisset; gözler hafif küçül. Yolda birkaç tanıdıkla karşılaş; yanak kasları acı. 10 dakikalık yol için, sıkış tepiş servise binmek için çirkefleşen insanlardan kaçır gözleri, kulaklıktan gelen müziğin sesini yükselt. Yürürken çaktırmadan insanları kes, her birine bir rol ata kafandan; bazısını sev, bazısını sevme.

15:00 – Sınıfa var, hocanın sağlak mı, solak mı olduğunu düşün; sağda en arka köşeye yerleş. Yerleşirken illa bir yerlere takıl, abuk subuk ol. Çantanı ve eşyalarını sola koy, birinin oraya oturmamasını um. Umduğun şey, asla olma.

16:50 – Ders bit, sen de. Oksijensizlikten kırılan sınıftan zorla at kendini, hafif soğuyan hava sana iyi gel, eve doğru yürümeye başla; radyo eksen’de güzel müzik çalmasını bekle. Yoldaki marketten yiyecek bi’şeyler al, kahvaltı için malzeme almayı hatırlat kendine.

17:30 – Eve var, kulaklığı çıkarır çıkarmaz, bilgisayarın hoparlörünü aç. Üstünü başını at, keyfince bir yemek pişir. Artan bir kişiliği streçle kapla, yarın için dolaba kaldır.

18:30 – Yemeğini alıp TV karşısına geç; cnbc-e’de ne var göz at. Düzenli izlediğin bir şeyse sevin, kumandayı rahat bırak. Yoksa tüm yemek boyunca kumandanın ‘yukarı’ tuşuna basılı tut.

19:30 – Mutafağa git, su ısıtıcının sesi bu sefer hafif içini sık. Kahveni al, bilgisayar başına geç. Yüce 5′liyi tekrar kontrol et, okumaya değer bir şeyler olmasını deli gibi iste, bazen bul. Kahven bitince ders çalış/yapılacakları yap.

21:30 – Gözler deli gibi yan, yatak deli gibi seni çağır. Bildiğin halde saate bir daha bak. Bir saat uyuyup geri kalkarım diye kendini şartla. Aileyi ara; havadan sudan konuş, iyi evlat ol: yorgunluğu çaktırma.

22:00 – Dişini fırçala. Macunun tadı sana ilaçları, o düşünce de sana hasta olduğunu hatırlat. Üşümeni ateşe, halsizliğini gribe ver. Hastalığının hangi evren paralelliğinde olduğunu düşün, saçmala. Yatağa uzan, hakkın olan bir saat uykunun harcadığın her dakikasına yan, ama bin bir türlü düşünceyi aklından bir türlü çıkarama.

22:50 – Çaktırmadan uykuya dal.

23:00 – Çalan alarmı, şartlanmış hareketlerle kapat, geri yatağa yat; ama bunları zihinden hemen at.

(+1) 04:00 – Kendiliğinden uyan. Yine uyuya kaldığını farket, kendi haline hafif gülümse.

(+1) 04:30 – Gerçekten uyan. Güzel bir müzik aç.

(+1) 05:00 – Acıktığını hisset, mutfağa giderken kahvaltı için farklı bir şeyler almayı unuttuğunu hatırla, yine hazır kurabiyelere dadan.

me_becoming_a_ghost_2_by_armish

Undergrad Life #1

Agarose gel images

Figure 1: 14.7 gels per month since 09/2007*. Gel images clearly show that this student has been significantly obsessed with his work.


* based on months this student was actually working at the lab.

The Melancholy Death of Oyster Boy

melancholy death of oyster boy

He came on tiptoe,
he came on the sly,
sweat on his forehead,
and on his lips-a lie.
“Son, are you happy? I don’t mean to pry,
but do you dream of Heaven?
Have you ever wanted to die?”

Melancholy Death of Oyster Boy and Other Stories by Tim Burton.

Dostum olun, yalnızım, dedi Küçük Prens

Sonra şöyle düşündü Küçük Prens: “Eşsiz bir çiçeğim var diye kendimi zengin sanıyordum, ne var ki sıradan bir güle sahipmişim. Yüksekliği ancak dizlerime kadar gelen bu gül ve üç yanardağımla, ki bunlardan biri belki sonsuza denk sönmüştür,  öyle çok bir büyük prens değilim…” Ve otların üzerine uzanıp ağlamaya başladı.

Küçük prens

Ah o çocukken okunulan kitaplar, ah…