Main menu:

March 2010
M T W T F S S
« Dec    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Archive for 'Nacizane bengiller'


Gri Renkli Notlar: Fiktif İntihar Mektubu

Bir süredir uzun yazılar yazmamı engelleyen bir şeyler büyüyordu içimde; yaptıklarımı geciktiriyordum, kafamı toparlayamıyordum. Uzun bir uğraş sonunda, tıkanıklık yapan ne varsa içimde yazıya döktüm, kurtuldum.

Bilmiyorum belki üçüncü sayfa haberlerinden esinlendim, belki etrafımda ayıplanarak anlatılan öykülerden. En sonunda kendimi intihar olgusu ve intihar mektupları üzerine düşünürken buldum. İnsanların kararlı bir şekilde ölüme giderken arkasında bırakmak isteyecekleri kırıntıların neler olabileceğini kurguladım durdum. Nihayetinde, insanı intihara sürükleyen şeylerin dile getirilmesinin, intihar mektubunu bekleyecek kadar geç olmaması gerektiğine karar verdim. Kızılan şeylerin, içinden çıkılmazların yaşarken söylenmesinin, bir insana daha çok faydası olacağını düşündüm ve kafamın içindeki tilkilerle yaşadığım yaklaşık 1-2 aylık fısıldaşma sonunda, elime kalemi alıp bir deneme yapacak kadar çok şey biriktirdim kafamda.

İşte Gri Renkli Notlar‘ım, yani fiktif intihar mektubu girişimim buradan ortaya çıktı. Olabildiğine düzensiz, olabildiğine içimden geldiği gibi yazdım, sıkılınca kestim attım; ortaya çıkan şey düşündüğümden farklı olduysa da, içimi rahatlattı. İster buraya, ister aşağıdaki resme tıklayarak siz de göz atabilirsiniz, eleştirilerde bulunabilirsiniz.

Gri Renkli Notlar

Evet, bu mektup tamamen kurgusal. Siz heyecanlanıp beni aradığınızda, ben hala yaşıyor olacağım. Fakat bu mektupla içimde hiçbir şeyin ölmediğini de söylemem. Örneğin çok uzunca bir süre bu blog’a yazı girmeyi düşünmüyorum. Buranın düzenliliği içimi sıkmaya, üzerimde bir yük oluşturmaya başlamıştı artık. Onun yerine daha çeşitli yerlerde, kendimi aramaya devam edeceğim; kalıpları üzerimden atıp içimi sıkan şeylerden elden geldiğince uzaklaşmaya çalışacağım.

Şimdilik uzun yazılara, zorlama işlere elveda. Sizlerle de görüşmek üzere.

Son meşguliyetler ve SURP

Artık uzatmalarını oynadığım lisans eğitimimin, muhtemelen son yazını değerlendirmek için geçen iki ay boyunca Gerstner Sloan-Kettering (GSK) Biyomedikal’in yaz stajı programındaydım. Tam adı Summer Undergraduate Research Program olan, ama genelde kısaca SURP diye bilinen bu program, aslında yalnızca GSK’ya özel bir şey değil. New York dahilindeki pek çok üniversite (NYU, Rockefeller, Columbia, CSHL vs.) ve bazı diğer üniversiteler eş zamanlı olarak SURP yürütüyor.

SURP olanağı sunan yerlerin aynı zamanda doktora programları da olduğundan, tahmin edersiniz ki, SURP’ler aslında okulların kendi doktora programlarını pazarlama araçlarından yalnızca biri. Dolayısı ile 10 haftalık yaz programı boyunca lisans öğrencilerine, lisansüstü öğrencilerin olanaklarının çoğunun tanınmasının ve onlara krallar gibi davranılmasının arkasında değişik nedenler var. Tabi bu nedenler, SURP’e (uluslararası yaklaşık 500 başvuru ile yürütülen) kabul sürecinin , ortalama bir doktora programına (yaklaşık 100 başvuru ile yürütülen) kabul sürecinden daha yarışmacı olmasında da etkili; zira herhangi bir SURP’e kabulünüz ve program içinden alacağınız bir referans, benzer doktora programlarına kabulünüz için bulunmaz bir bilet haline dönüşüyor.

O şekilde veya bu şekilde, bu programın sunduğu olanaklar–Nobel ödüllü bilim insanlarından konferanslar dinlemek, New York Academy of Science önizlemesi, önyargısız ve tam güvenli bir şekilde araştırmanın bir ucundan tutma şansı verilmesi vs.–Türkiye’de lisans eğitimini tamamlamakta olan bir öğrenci olan ben için eşsiz bir deneyimdi. Ne yazıktır ki, Türkiye’de lisans öğrencileri bırakın araştırma projesi yürütmeyi, daha en temel lab yöntemlerini bile doğru düzgün uygulama fırsatı bulamadan mezun oluyorlar, mezun olmak zorunda kalıyorlar. Bu durumun incelemesi ise yakın zamanda başka bir yazıya.

Neyse, azıcık da iki ay süresince neler yaptığımdan bahsedeyim: Program boyunca, CBio‘da ve Chris Sander‘ın grubunda “Biyolojik yolakların hizalanması ve yolak verilerinin entegrasonu” üzerine çalıştım. Program sonunda ise ortaya şöyle bir (İngilizce) poster çıkabildi:

Aligning Pathways: Towards an integrated map of cellular processes

Çalışma koşullarım normal şartlar altında, sabah saat 9:00′da elimde kocaman bir bardak kahve eşliğinde bilgisayar başına oturup, öğlen yemeğinde kalkmak ve sonrasında geri gelip yorulana kadar (~18:00) bilgisayar başında çalışmak oldu. Böyle bir çalışma ortamı, Hesaplamalı Biyoloji ve Biyoenformatik alanında araştırma yapan lab’ların en çok sevdiğim yanı. Neredeyse tüm gün bilgisayar başında oturup, biyolojik veriler üzerinde çalışabiliyorsunuz ve etrafınızda genelde her konuda (Bilgisayar Bilimi, Genetik, İstatistik, Biyoloji, vs.) danışabileceğiniz veya tartışabileceğiniz insanlar oluyor.

Bu iki aylık süre içerisinde benim danışmanlığımı/tartışmanlığımı ise Emek Demir yaptı. Bu son staj ile beraber, Emek’in yanında toplamda 4 ay geçirmiş oldum, ama bu 4 ay içinde kendisinden normal bir zamanda 4 yılda öğrenebileceğim kadar şey öğrendim. Bu yüzdendir ki kendisinin ne kadar şahane ve kültürlü bir insan olduğunu anlata anlata bitiremeyebilirim. Biyoenformatik çalışma isteğimi körüklemiş, Emek’le tanışmama vesile olmuş ve bu zamana kadar akıl hocalığımı yapmış bir diğer şahane insan ise Murat Çokol. Önümüzdeki doktora başvuruları da umarım iyi geçerse, kendilerinin izlediği yola adım atıp, peşlerini bir süre daha bırakmayacağım gibi görünüyor :)

Emek DemirMurat Çokol

Cumartesilere yabancılaşmak

“Oho, saat 6 olmuş bile” diye geçiriyorum önce içimden; günlerden cumartesi, dışarıda parıldayan ama batmaya hazırlanan güneş… “Eh, artık çıkmam gerek: şimdi giyinsem, 15 dakikada okula varsam, yarım saat hazırlık, 2 saat bekleme, 10 dakika soğuma derken ancak 10 gibi dönerim” diye, şikayetçi değilmiş gibi, geveliyorum lafları.

Yarım saatte okula varıyorum; hazırlık 38 dakika, bekleme 2 saat 13 dakika ve soğuma 21 dakika sürüyor. Bu sefer bölüm koridorları nispeten daha boş–üst katta yalnızca bir lab açık–ve oradan da koridora, 80′lerin rock müziği tınıları yayılıyor. Bu garip kimsesizlikten dolayı, her zamanki gibi sadece-haftasonları-karşılaşan-ve-haftasonu-lab-ta-olduğu-için-hem-hüzün-hem-anlayış-dolu selamlaşmalar yaşanmıyor hiç.

Bekleme süresince, yarınki (yarın pazar!) sınavıma çalışıyorum, yanında da biraz müzik. Başım rock/metal kaldırmayacak kadar ağrılı, kafam caz kaldırmayacak kadar yorgun. Radyo listesinden bir blues istasyonu seçiyorum, lab’taki gereksiz ışıkları kapıyorum, sesi iyice yükseltiyorum. Nedense böyle zamanlar hep bana, Superman’in Fortress of Solitude‘a sığındığı zamanları çağrıştıyor. Halbuki, ne kendimi Superman’le (bir karşı-kahraman olsa neyse), ne de genelde insan kaynayan lab’ımızı şahane bir kaleyle özdeşleştiriyorum. Garip.

Saat 10:27 gibi okulun dış kapısını kitliyorum, yukarıda tez savunması yaklaştığı için deneylerini apar topar yetiştirmeye çalışan bir yüksek lisans öğrencisinin bulunduğu lab’ın ışığı yanmaya başlamış, azıcık içim hüzünleniyor. B kapısından çıkıp her zamanki yokuşu tırmanıyorum, bana nice sabahlar Eti Cin/Süt desteği sağlamış bakkal teyze de dükkanı yavaş yavaş toparlıyor. Yarın gelirken yine uğrarım, yine sağdaki raftan sütü ve kurabiyeyi alır, hep unuttuğum fiyatı tekrar sorar, yine “1.750 yavrum” cevabını alırım diye kuruyorum kafamdan. Bu yol, genelde kuruntularla geçip gidiyor zaten.

Eve gelirken, okulun yurdundan çıkan bir grup süslü-püslü insanla karşılaşıyorum. “Taksim’edir herhalde” diye geçiriyorum içimden. Yamuk kaldırımda topuklularla zar zor yürüyen kızlardan birisi, karşı yönden gelen bana kaçamak bir bakış atıyor; hafif beğenmiş olacak ki  gülümsüyor. Hızlı hızlı yanlarından geçiyorum. İki saniye sonra onlar arkamda, ben onların bıraktığı ağır koku hüzmesinde öksürerek eve doğru yol alıyorum. Bir şeyler yer, bilgisayardan bir dizi izler, biraz çalışır yatarım diye geçiriyorum içimden. Yarın da sınava kalkar, dönerken lab’taki işlerimi bitiririm diye planlıyorum. Bir cumartesi daha geçip gidiyor.

Hayat ne garip… Gelişim biyolojisi, Galois grupları falan.

me_becoming_a_ghost_1_by_armishdesktop_shot_1_by_armish

Toplumsal cismin bir alt-grubunda, anlamlı eleman inşa etmek

04:00 – Uyan.

04:30 – Gerçekten uyan. Güzel bir müzik aç. Telefonda cevapsız çağrıları, mesajları gör; ne zaman olduklarını, seslerini ne zaman kapadığını hiç hatırlama.

05:00 – Acıktığını hisset, mutfağa sürü ayakları. Su ısıtıcıda yeterince su var, iyi. Düğmeye bas, o kaynaya kadar buzdolabı açık bir şekilde bekle. Belki göremediğin bir kahvaltılık? Su kaynadı, sanırım yine hazır kurabiyelerden.

05:15 – Gmail, Google Reader, Ek$i Sozluk, Twitter, deviantArt beşlisine göz at. İnsanları takdir et. Konsantre olma zamanı, ders çalış.

06:00 – Gökyüzü şahane bir şekilde kızıllaş, karın tokluğu sıcaklığı iyice bastır. Dışarılara doğru bak, ruh açlığı baş göster, hafiften titre.

07:00 – Beyin duman ol. Soyutluklar içinde kaybol, zaten çalışma odasına dolmaya başlayan sabah Güneş’inden bunal.

07:15 – Kütüphanenin önünde bir süre göbeğini kaşı. Televizyon yanındaki sehpadan kitaba uzan. Ne kadar okumuşum diye şöyle bir bak, ‘aferim’ de kendine. Kaldığın sayfayı aç, devam.

08:30 – Gözler yorul, kafa dol, sosyal meseleler üzerine düşünmüş ol. Müziği banyoya taşı, uzun uzun banyo yap.

09:00 – Ders çalış. Acele de olsa planladığın yere gelmeye çalış.

10:30 – Kafa sonuna kadar dol. Tatlı bir şeyler at ağzına, gardırobun karşısında hangi tişörtü giyeceğine karar ver, sonra ütüle.

11:00 – İnsan içine çık, okula var. Pırıl pırıl parlayan güneş, gözler acı. İnsanların uyanamamış suratına bak, garip ol biraz. “Dersler, sınavlar, yapılacaklar” diye söylenen insan topluluğuna karşı sadık bir birey olarak kafa salla; kafanın doluluğunu, daha önemli sandığın şeylerle meşguliyetini çaktırma. Normal olmaya gayret et. Ağzının yanını yanak kaslarını zorlayarak ger ve bunları tüm gün unutmamaya zorlan.

11:15 – Deneylere başla, derste kitabın aynısını işleyen hocaların derslerine girecek motivasyonu kendinde asla bulama.

13:00 – Hafif acık, koyu bir kahve yap; yanında tatlı bir şeyler atıştır. Unutmaman gerekenleri unutma. Zamanlayıcının kaç dakika daha sayacağına göz at, zaman çabuk geçse diye evrene yalvar.

14:40 – Lab’dan çık, hızlı hızlı insanların arasından yürü. Ayaklar zorla hareket et, yorulduğunu hisset; gözler hafif küçül. Yolda birkaç tanıdıkla karşılaş; yanak kasları acı. 10 dakikalık yol için, sıkış tepiş servise binmek için çirkefleşen insanlardan kaçır gözleri, kulaklıktan gelen müziğin sesini yükselt. Yürürken çaktırmadan insanları kes, her birine bir rol ata kafandan; bazısını sev, bazısını sevme.

15:00 – Sınıfa var, hocanın sağlak mı, solak mı olduğunu düşün; sağda en arka köşeye yerleş. Yerleşirken illa bir yerlere takıl, abuk subuk ol. Çantanı ve eşyalarını sola koy, birinin oraya oturmamasını um. Umduğun şey, asla olma.

16:50 – Ders bit, sen de. Oksijensizlikten kırılan sınıftan zorla at kendini, hafif soğuyan hava sana iyi gel, eve doğru yürümeye başla; radyo eksen’de güzel müzik çalmasını bekle. Yoldaki marketten yiyecek bi’şeyler al, kahvaltı için malzeme almayı hatırlat kendine.

17:30 – Eve var, kulaklığı çıkarır çıkarmaz, bilgisayarın hoparlörünü aç. Üstünü başını at, keyfince bir yemek pişir. Artan bir kişiliği streçle kapla, yarın için dolaba kaldır.

18:30 – Yemeğini alıp TV karşısına geç; cnbc-e’de ne var göz at. Düzenli izlediğin bir şeyse sevin, kumandayı rahat bırak. Yoksa tüm yemek boyunca kumandanın ‘yukarı’ tuşuna basılı tut.

19:30 – Mutafağa git, su ısıtıcının sesi bu sefer hafif içini sık. Kahveni al, bilgisayar başına geç. Yüce 5′liyi tekrar kontrol et, okumaya değer bir şeyler olmasını deli gibi iste, bazen bul. Kahven bitince ders çalış/yapılacakları yap.

21:30 – Gözler deli gibi yan, yatak deli gibi seni çağır. Bildiğin halde saate bir daha bak. Bir saat uyuyup geri kalkarım diye kendini şartla. Aileyi ara; havadan sudan konuş, iyi evlat ol: yorgunluğu çaktırma.

22:00 – Dişini fırçala. Macunun tadı sana ilaçları, o düşünce de sana hasta olduğunu hatırlat. Üşümeni ateşe, halsizliğini gribe ver. Hastalığının hangi evren paralelliğinde olduğunu düşün, saçmala. Yatağa uzan, hakkın olan bir saat uykunun harcadığın her dakikasına yan, ama bin bir türlü düşünceyi aklından bir türlü çıkarama.

22:50 – Çaktırmadan uykuya dal.

23:00 – Çalan alarmı, şartlanmış hareketlerle kapat, geri yatağa yat; ama bunları zihinden hemen at.

(+1) 04:00 – Kendiliğinden uyan. Yine uyuya kaldığını farket, kendi haline hafif gülümse.

(+1) 04:30 – Gerçekten uyan. Güzel bir müzik aç.

(+1) 05:00 – Acıktığını hisset, mutfağa giderken kahvaltı için farklı bir şeyler almayı unuttuğunu hatırla, yine hazır kurabiyelere dadan.

me_becoming_a_ghost_2_by_armish

Undergrad Life #1

Agarose gel images

Figure 1: 14.7 gels per month since 09/2007*. Gel images clearly show that this student has been significantly obsessed with his work.


* based on months this student was actually working at the lab.

The Melancholy Death of Oyster Boy

melancholy death of oyster boy

He came on tiptoe,
he came on the sly,
sweat on his forehead,
and on his lips-a lie.
“Son, are you happy? I don’t mean to pry,
but do you dream of Heaven?
Have you ever wanted to die?”

Melancholy Death of Oyster Boy and Other Stories by Tim Burton.

Garibin Rüyası

Ara sıra meyhaneye giderdi
Efkar dağıtmak için
Kafayı çekerdi.
Dönerken eve
Sokak aralarında
“Halime’m”i söylerdi.
Ev derdi, ekmek derdi
Çoluk, çocuk derdi
Onu vaktinden evvel çökertti.
Her seferinde
Şöyle bir gönlümce
Dinlensem derdi.
Sonunda muradına erdi
Tanrı onu üzmeden
Toprağa verdi.

Bülent Aksoy
22 Mayıs 1988

Dostum olun, yalnızım, dedi Küçük Prens

Sonra şöyle düşündü Küçük Prens: “Eşsiz bir çiçeğim var diye kendimi zengin sanıyordum, ne var ki sıradan bir güle sahipmişim. Yüksekliği ancak dizlerime kadar gelen bu gül ve üç yanardağımla, ki bunlardan biri belki sonsuza denk sönmüştür,  öyle çok bir büyük prens değilim…” Ve otların üzerine uzanıp ağlamaya başladı.

Küçük prens

Ah o çocukken okunulan kitaplar, ah…

“Ben o kitabı çok küçükken okumuştum”

Eski dizüstümü oradan buraya taşımaktan sırt disklerimi kaydırmaya ramak kalmıştı ki, Asus EEE kod adlı güzeli gördüm. Uzun inceleme yazıları okuma seanslarının sonrasında özelliklerinin, benim için oldukça yeterli olduğuna karar verdim ve gözümü kırpmadan siparişimi veriverdim. İyi ki de yapmışım.

EEEUser Wiki ve EEE kulanıcılarının takdir edilesi azmi sağolsun, bu oyuncağı, geliştirme araçları ve tam bir masaüstü ile donatmam çok zamanımı almadı. Bu bütünleşik ve de özel donanıma bir LFS kurma işinden vazgeçip (ya da buna üşenip), bu cici bilgisayarı olduğu gibi bırakmaya ve önceden derlenmiş paketlerin keyfini sürmeye karar verdim. Yalnız, kendimi bu Xandros sistemi üzerinde bir yabancı gibi hissettiğimi itiraf etmem gerek. Sistem de beni pek benimsememiş olsa gerek ki, bir iki ayarı elle değiştirmeye kalkınca kendisi ile biraz sürtüşme yaşadık. Şu sıralar aramız oldukça iyi.

Asus Türkiye üreticilerinin Q klavyeye ekledikleri mini minnacık Türkçe karakter tuşlarına hala alışmaya çalıştığımı bir kenara koyarsak, bu kitap boyutlu ve seyahat engelsiz can yoldaşını yanımda taşımaktan oldukça memnunum.

Neyse, bunun dışında, uzun süredir yapamadığım bir yaz tatilinin acısını, bu sene çok fena çıkartmaktayım. Bu sene yaz okuluna kalmayınca, keyfimce harcayabileceğim uzun bir zaman bonusu kazanmış oldum. Bu zaman sürecinde uyku ve uyanma saatlerimi günlük olarak 4-5 merdiyen kaydıra kaydıra, en son kendimi gece saat 1′de yatar ve sabah 7 civarı da kalkar buldum–tıpkı normal bir insan gibi. Eh, fırsat bu fırsat diyip, içimde Murakami‘nin yazdığı kısa makale, The Running Novelist’in gazıyla, sabahları erken kalkıp koşmaya ve hemen ardından ham kaslarımın “laktik asit… laktik asiiiiitt….” diye haykırmalarını susturabilmek için kendimi soğuk denize atıp iki kulaç atmaya başladım. Tüm bu keyiflerin yanında, mecalsiz bir şekilde denizden çıkarken, düzenli olarak karşılaştığım ve benim üç-dört katım kadar hayat tecrübesi olduğunu düşündüğüm bir beyefendi ile hergün birer cümle uzattığımız sohbetlerimizden hiç bahsetmiyorum bile.

Öğlen dinlenmelerinin ardından akşamları ise Mind Performance Hacks adlı kitabın, ‘Seed Your Mental Random-Number Generator’ başlıklı önerisine uyup, kod yazmak için aşağıdaki gibi değişik yerlere uğramaya başladım. Turkcell’in sunduğu –nispeten pahalı ve kısıtlı olan– GPRS (Edge) pakedinin de yardımıyla, internet erişim sorunumu da az çok çözmüş oluyorum.

Me - Unplugged

Okul açılana kadar bu hayatın olabildiğince keyfini sürüp, vucüt pillerini ağır sınavlara ve sıkıntılara karşı doldurmam gerekli gibi.

Dipnot: Bu girdiyi, xkcd’nin şu tespiti yüzünden, olabildiğince kısa tutmaya çalıştım, ama hala kendimden utanmaktayım :)

A life of discretion

Why, I–again in the middle of the night–found myself listening to Queen of Damned soundtrack and murmuring this lovely quote to myself:

Marius: A vampire’s life is a life of discretion.
Lestat: Discretion? Why should we hide, Marius? We are the powerful. We are the immortal. We should walk fearless in the open.
[They both stop to watch a girl playing a violin]
Marius: That cannot be. We are vulnerable during the day. Mortals must never know of us.
Lestat: So I could never know her?
Marius: Not unless you wanted to kill her.
Lestat: So I can never be known?
Marius: You must be dead to the world.