Main menu:

March 2010
M T W T F S S
« Dec    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  

Archive for 'Linux'


#303′ün Gözünden LKD Şenliği ve Açık Günler

Genelde bu tür şeyler sıcağı sıcağına yazılınca anlamlı oluyor (özellikle de etkinliğe gelemeyenler için), ama bu seferki yazı, şenliğin arkasından çok yoğun birkaç gün geçirdiğimden taa bu güne kadar sarkmış oldu. Neyse, tüm fotoğraflar için buraya, özet için aşağıdaki yazıya göz atabilirsiniz.

1. Gün

Şenlik alanına bir 20 dakika kadar gecikmeli vardım ve ilk dikkatimi çeken şey kayıt numaram oldu: 303. Kendi kendime numaranın neden bu kadar büyük olduğunu düşünürken, günün ilk konuşmacılarından Douglas Crockford‘un olduğu salona girdiğimde pek çok şey açığa kavuşmuştu bile: dolu dolu bir salon.

Douglas CrockfordDouglas Crockford

Douglas’ın sunumunun sonundaki kodları, kürsü önüme geldiği için pek görememeye başlayınca işin ucu kaçtı ve soru/cevap aşamasına geçildiğinde, bir kahve için dışarı çıktım. Kendime koyu bir kahve yaparken, yandaki dolaptaki güzellikler gözümden kaçmadı tabii:

Free as in beer

Sunum aralarını genelde kalabalık salonda, çoktandır–neredeyse 2 sene–görmediğim dostlarla sohbet ederek geçirdim. Günün devamında önce Stefan Koch‘un, arkasından Enver Altın‘ın sunumunu izledim. “Linux Nasıl Savunulmaz ve Tanıtılmaz” başlığı altında eski maceralar anlatıldı, günümüzden bir-iki sorun ortaya koyuldu; eğlenceli, güzel bir sunumdu.

Stefan KochEnver Altın

Saat 15:00′tan 16:30′a kadar biraz sunumuma göz atıp, sonra da okuldan gelen arkadaşlarımı karşıladım. Sunum, 15-20 dinleyici ile geçti. Sanırım dinleyenleri günün sonunda çok sıkmadan uğurlamayı başardım. Arkasından Bilgi Üniversitesi’nden çıkıp; İstiklal’de yemekti, sohbetti, eve dönmeydi derken saat geç oldu, günün yorgunluğuyla bir güzel uyumuşum zaten.

2. Gün

İlk konuşmaya gitmek için erken kalkayım diyordum, ama yine öngörülen 15-20 dakikalık gecikme ile BS1 salonuna vardım. Cuma günküne göre birazcık daha az bir kalabalık vardı. Google’dan Jonathan Conradt‘ın sunumu ile bol bol–ve artık klasikleşmiş–”Google şöyle süper, böyle süper” söylemleri duyduk,  sonra şöyle hızlıca bir Chrome bilgilendirmesi geldi. Conradt, sunumun en son kısmında web arayüzünden gönderilmiş sorulara tek tek cevap verdi, arkasından da salondakilere söz vermeye başladı. “Eee, siz şimdi tekel olmadınız mı, hani kişisel gizlilik, bik bik…” gibi klasik sorulara genelde esprili ve sakin cevaplar verdi, sıkılgan yüz ifadesinden bolca kaçındı.

Jonathan ConradtJonathan Conradt

Conradt’ın arkasından nargile sever insan Sebastian Kügler‘den KDE4′ün yeni cicilerini ve teknolojilerini dinledim. Bir gösterim sırasında, kendi bilgisayarında yüklü olan kararsız KDE4′ü çökertmeyi başardığı sırada, bir Fluxbox’çı olarak kara kara düşünmekteydim. Bu sırada Gökmen ile Gökçen de yanımda sunumlarına göz atıyorlardı:

Sebastian KüglerGökmen Göksel, Gökçen Eraslan

Arkasından Gürer Özen‘in sunumunda İnci ile tanışma fırsatı buldum. Sunumda adı geçen özgür yazılımlar kafamda yeni yeni projeler kurmama, sonra da nasıl olsa yapacak vakit olmadığından bunlardan vazgeçmeme vesile oldu. Soru kısmında, bir seyircinin ardı arkasına gelen sorularını saymazsak, şenlikte izlediğim teknik yönden en aydınlatıcı sunumdu.

Gürer Özen, İnci

Bir arkadaşımı karşılayacağımdan, saat 15:00 gibi Bilgi’den ayrılmam gerekmesine rağmen, oyun turnuvalarından birkaç poz almadan çıkamadım açıkçası:

DeeDo

Hakan UygurSerdar

Böylece benim, yani nam-ı diğer #303′ün şenlik macerası burada noktalanmış oldu. İki gün boyunca dolu dolu, keyifli vakit geçirdim; ne yazık ki şenlikle ilgili hiçbir konuda yardımda bulunamadım. Darısı gelecek şenliklere artık, bu seferkinde canla başla uğraşmış herkese teşekkürler.

Son olarak (tekrardan) çektiğim tüm fotoğraflara şuradan göz atabilirsiniz. Titrek ellerim, ISO400′ler, apaçık diyafram, uzun pozlama süreleri gösteriyor ki artık yeni bir makineye ihtiyacım var. :|

Benim de söyleyeceklerim var

Bu seneki şenlik dahilinde, cuma günü 16:30-17:30 arasında “Biyoenformatik Alanında Özgür Yazılımların ve Özgür Verinin Önemi” başlıklı bir seminer vereceğim.

Biyoenformatik başlığı altında, çok fazla terminolojiye girmeden güncel gelişmelerden ve İnsan genom projesi, protein katlama problemi, FightAIDS@Home, semantik-biyolojik ağlar gibi örneklerde özgür yazılımın ve özgür verinin öneminden bahsetmeyi düşünüyorum.

Biyoloji/Genetik ile ilgili bazı sorunların çözümünde bilgisayar bilimine ne kadar bağlı olduğumuzu görmek isterseniz veya bilgisayar biliminin değişik alanlarından uygulamalarından hoşlanıyorsanız, bu  konuşma size göre olacak. Konuşma ile ilgili birkaç ipucu da vereyim, tam olsun:

whyweneedcomputer

71

sheetoutofplace-300x176

hackeremblem15173696

XMMS Scrobbler 0.4.0

So you tried to compile XMMS Scrobbler plugin and got the following

make[1]: *** No rule to make target `tags/id3v1.c’, needed by `libbmp_scrobbler_la-id3v1.lo’.  Stop.
make[1]: Leaving directory `/path/to/src/xmms-scrobbler-0.4.0′
make: *** [all] Error 2.

No worries, cos it’s definitely due to a few missing source files under tags/ and these files can directly be copied from the previous version (0.3.8).

Either you can copy them manually, or you can download the complete source package here: xmms-scrobbler-0.4.0.tar.bz2.

Happy last.fm scrobblings ;)

lastfm_xmms

Pardus SVN Geçmişine Farklı Bakış

Her şey Google Reader’ımda şu haberi görmemle başladı ve böylece code_swarm adlı güzel mi güzel projeden haberdar olmuş oldum. Projenin ürettiği görsellere hayran kaldıktan sonra, bir de projenin AKK olduğunu öğrendiğimde içimdeki ‘kurcala’ canavarı canlanıverdi ve sıkıntı giderme zamanlarında aşağıdaki videoyu hazırladım.

Proje boyunca gelen/giden geliştiricileri, sürüm çıkartma zamanlarındaki hareketliliği ve geliştiricilerin ‘aşk’a geldikleri anları izlemek gerçekten çok zevkli :)


pardus_svn_history

Görselleri hazırlamak için http://svn.pardus.org.tr/uludag/ deposunu kullandım, müziği ise ilk aklıma geldiği gibi seçiverdim. Biliyorum her şey daha iyi olabilirdi ama o da başka zamana artık ;)

Videoyu buradan indirebileceğinizi söylemiş miydim?

Düzeltme: RSS Feed’e gömülü züp züp çıkmamış, resim yaptım bağlantı verdim.

“Ben o kitabı çok küçükken okumuştum”

Eski dizüstümü oradan buraya taşımaktan sırt disklerimi kaydırmaya ramak kalmıştı ki, Asus EEE kod adlı güzeli gördüm. Uzun inceleme yazıları okuma seanslarının sonrasında özelliklerinin, benim için oldukça yeterli olduğuna karar verdim ve gözümü kırpmadan siparişimi veriverdim. İyi ki de yapmışım.

EEEUser Wiki ve EEE kulanıcılarının takdir edilesi azmi sağolsun, bu oyuncağı, geliştirme araçları ve tam bir masaüstü ile donatmam çok zamanımı almadı. Bu bütünleşik ve de özel donanıma bir LFS kurma işinden vazgeçip (ya da buna üşenip), bu cici bilgisayarı olduğu gibi bırakmaya ve önceden derlenmiş paketlerin keyfini sürmeye karar verdim. Yalnız, kendimi bu Xandros sistemi üzerinde bir yabancı gibi hissettiğimi itiraf etmem gerek. Sistem de beni pek benimsememiş olsa gerek ki, bir iki ayarı elle değiştirmeye kalkınca kendisi ile biraz sürtüşme yaşadık. Şu sıralar aramız oldukça iyi.

Asus Türkiye üreticilerinin Q klavyeye ekledikleri mini minnacık Türkçe karakter tuşlarına hala alışmaya çalıştığımı bir kenara koyarsak, bu kitap boyutlu ve seyahat engelsiz can yoldaşını yanımda taşımaktan oldukça memnunum.

Neyse, bunun dışında, uzun süredir yapamadığım bir yaz tatilinin acısını, bu sene çok fena çıkartmaktayım. Bu sene yaz okuluna kalmayınca, keyfimce harcayabileceğim uzun bir zaman bonusu kazanmış oldum. Bu zaman sürecinde uyku ve uyanma saatlerimi günlük olarak 4-5 merdiyen kaydıra kaydıra, en son kendimi gece saat 1′de yatar ve sabah 7 civarı da kalkar buldum–tıpkı normal bir insan gibi. Eh, fırsat bu fırsat diyip, içimde Murakami‘nin yazdığı kısa makale, The Running Novelist’in gazıyla, sabahları erken kalkıp koşmaya ve hemen ardından ham kaslarımın “laktik asit… laktik asiiiiitt….” diye haykırmalarını susturabilmek için kendimi soğuk denize atıp iki kulaç atmaya başladım. Tüm bu keyiflerin yanında, mecalsiz bir şekilde denizden çıkarken, düzenli olarak karşılaştığım ve benim üç-dört katım kadar hayat tecrübesi olduğunu düşündüğüm bir beyefendi ile hergün birer cümle uzattığımız sohbetlerimizden hiç bahsetmiyorum bile.

Öğlen dinlenmelerinin ardından akşamları ise Mind Performance Hacks adlı kitabın, ‘Seed Your Mental Random-Number Generator’ başlıklı önerisine uyup, kod yazmak için aşağıdaki gibi değişik yerlere uğramaya başladım. Turkcell’in sunduğu –nispeten pahalı ve kısıtlı olan– GPRS (Edge) pakedinin de yardımıyla, internet erişim sorunumu da az çok çözmüş oluyorum.

Me - Unplugged

Okul açılana kadar bu hayatın olabildiğince keyfini sürüp, vucüt pillerini ağır sınavlara ve sıkıntılara karşı doldurmam gerekli gibi.

Dipnot: Bu girdiyi, xkcd’nin şu tespiti yüzünden, olabildiğince kısa tutmaya çalıştım, ama hala kendimden utanmaktayım :)

Linux kullanamamak

Yaklaşık olarak 4 yıldır nacizane bilgisayarımda, tek işletim sistemi olarak Linux kullanıyorum. Sabit diskim, gündelik ve hobi amaçlı çoğu işimin altından kalkabilen yazılımlarla dolu. Eğer gereksinim duyduğum işleri bu bilgisayarda yapamıyorsam, bu, yazılımların suçu değil, tam tersine onların nasıl kullanılacağını anlayamamış olan benim suçumdur. Bir kere benimsedikten sonra, işlere bu bakış açısı ile yaklaşmak hem zevkli, hem de araştırmaya itici oluyor. İhtiyacınız olan şeyle ilgili anahtar kelimeleri, yanında “Linux” ile Google’a soruyorsunuz ve ta ta! Yüzlerce sayfa tutan sonuçlar size binbir türlü çözüm yolu sunuyor.

Yalnız, toplumumuz bu yaklaşım tarzını anlamayan veya anlamak istemeyen insanlarla dolu olduğundan, bazı zamanlarda kendimi bir anime karakteri misali, alnımda kocaman bir ter tanesi ile baş başa buluyorum.

Genel örnek

Sabit diskimin küçük olmasından, sistem hafızalarının kısıtlı olmasından, genellikle yazılımları derlemek zorunda olmamdan, hala eski kafayla ayarları metin dosyalarından yapmaya çalışmamdan, bilgisayarım açılırken ne işe yaradığını bilmediğim binlerce birbirine bağımlı ve sonuçta benim için gereksiz olan servislerin açılmasından rahatsız olmamdan, ve bir sürü başka sebepten dolayı, bir süre önce kendimi dağıtım kullanımından men etmeye karar verdim. Gel gör ki, sırf eğlencesinden dolayı kurduğum LFS’nin bir haftalık ayağa kalkma sürecini bir türlü insanlara anlatamıyorum. Çevremdekiler, çekirdeğimin başlatılabilir hale gelmesinden veya X.org’umun sorunsuz bir şekilde o güzelim X imlecini göstermesinin ardından evin içinde attığım mutluluk naralarına bir türlü anlam veremediler. Onun yerine, “bu da böyle bir deli” diyerekten beni aralarına kabul ettikleri için bu insalara minnettarım.

Donanım örneği

Kullandığım çekirdeğin vanilla değil de kahve aromalı olmasından dolayı, abuk subuk binbir türlü “tak-çalıştır” cihazının, benim sistemimde “tak-ama-çalıştırama” hale gelmesi beni hiç mi hiç rahatsız etmezken (işin ucunda ne işe yaradığını öğreneceğim yeni bir çekirdek eklentisi var), kırk yılın başı da olsa “benim bilgisayar tanımadı, 5 dakika seninkinde yapsak”cılardan bolca kötü söz duymuşluğum oluyor. Özellikle yazıcılar konusunda bu sorun ile çok karşılaşıyorum.

Yazılım örnekleri

“Bir 5 dakika senin bilgisayarında”cıların, bana en çok yakındıkları şey kullandığım yazılımlardır herhalde. Başka bir odada olduğumda, bilgisayarımın başına geçip de bomboş ve “başlat menüsüz” bir masaüstü ile karşılaşan insanların odalar arası beddualarına çokça maruz kalırıyorum.

“Bir film koy da izleyelim”cilerin, mplayer’ı başlatmak için yazdığım birkaç rutin komuttan dolayı beni, “filmi açmak için bilgisayardan izin istiyor” gibi bir benzetmeye tabi tutmalarına, zamanında bayağı gülmüşlüğüm oldu.

Kullandığım ofis çözümleri de bir başka sorun. Dersler dolayısı ile her hafta yazmak zorunda olduğum ve içerikten çok görselliğin değerlendirme kriteri olduğu bir akademik dünyada, dökümanların sadece .doc uzantılı dosyalar olduğu sanan insanlar yüzünden de sıklıkla eleştiri alıyorum. Bu insalar, “bir acayip açıldı dökümanın”, “dökümanının neden X’i eksik?” gibi sorularla bana geldiklerinde; bendenizin “OfficeOpen.org kullanıyorum ben” lafından anlam çıkaramazken, açıkçası bu insalara neden ödevimi PDF olarak gönderemediğimi sormaktan veya dosya standartları ile ilgili sıkıcı bir konuşma yapmaktan çekiniyorum. Hatta TeX kullanmaya başladığım şu zamanlarda, “kullandığım figürlerin ilgili konu başlığı altında olmamasından” dolayı puan kırılan ödevlerimden hiç bahsetmiyeyim istersiniz.

Üstüme vazife olmadan aldığım programlama derslerinde de çokça macera yaşadım. Örneğin bir proje için MATLAB’a ihtiyaç duyup, sevgili okulumun lisans sunucusunda “MATLAB for Linux”u bulamayınca, kendilerine konu ile ilgili bir talepte bulunmuş ve sonucunda şu kısa ama anlamlı cevabı almıştım:

“linux ve mac destegi vermiyoruz.”

Şimdilerde bir başka okulda misafirim ve aldığım bir dersin ilk saatinde, pek değerli profesörümüzün şu lafı sonrasında kafamı duvarlara vurmak istediğimi farkettim:

“Ders boyunca MATLAB betikleri yazmanızı gerektirecek ödevler vereceğim. Okulun lab’larındaki bilgisayarları kullanabilirsiniz, ama uğraştığınıza değmez. En iyisi siz bilgisayarınıza yükleyin, zaten MATLAB’ın öğrenci sürümü de oldukça ucuz (99 dolar).”

Gerçi bu sayede Octave ile tanıştım, ama yine de bu, gerçekleri değiştirmiyor.

Virüsler

Tüm bu olumsuzlukların yanında, bahsetmeden geçemeyeceğim bir konu daha var tabii. O da, “madem bilgisayardan bu kadar anlıyormuşsun, gel şu benim bilgisayarı düzelt”çilerin benden bekledikleri çeşitli bilgisayar tavsiyeleri, virüs yazılımları (ne demekse) veya işletim sistemi tamirleri konusundaki başarısızlıklarımı görüp, umarsızca “biz de seni bir şey sanmıştık” lafını sarf etmeleridir herhalde. Sırf bu yüzden bile Linux kullanmaktan soğuyabilir bir insan :P

Neyse, “neden Linux kullanıyorsun ki toplumunun” baskıları bazen beni zor durumda bıraksa da, Linux konusundaki tercihlerimden dolayı hiç pişman değilim; Hatta yukarıdaki şeyler beni, rahatsız etmenin ötesinde, çoğu zaman eğlendiriyor.

Linux kullanmak

Çoook eski zamanlarda, daha İstanbul’a sadece ziyaret amaçlı gelişlerimden birinde; babamı da alıp zorla Tüyap Fuar alanındaki (sanırım) Compex’e katıldığımı hatırlarım. Orada aval aval gezerken, koridora dönük bir monitör ekranında Linux’u gördüğümü ve o ekrandaki karanlık arkaplanın üzerine açılmış sade bir konsolun çok artistik durduğunu düşünmüştüm.

Ondan da çooook eski zamanlarda, daha Linux nedir adam akıllı bilmezken, bilgisayarcı olarak geçindiğimiz bir grup arkadaşa,

“Abi, Linux diye bir şey var; böyle açıyorsun mesela bir resim, sonra komutlarla düzenliyorsun onu. Döndür diye komut veriyorsun dönüyor, kırp diyorsun kırpıyor, vs…”

Büyük ihtimalle zamane Hacker filmlerinin can canlı efektlerinden olsa gerek, hayal gücümün de yardımıyla böyle şahane şeylerin olmasını ve bunu kullanmanın daha da şahane olmasını bekliyordum. Ne yazık ki görsellik arayışlarım çok uzunca bir süre üç beş KDE/KDM teması denemekten, birkaç şeffaf konsol kullanmaktan öteye gidemedi.
Şimdi biraz inadımdan, biraz gereklilikten dolayı Vim, LATeX ve Octave kullanıyorum ve külüstür dizüstümden tam performans alabilmek için neredeyse minimal bir LFS üzerinde, pencerelerimi eski dost fluxbox’a emanet ediyorum. Az önce kendimi (ödev için) Octave’de çalıştırdığım basit bir nöron simulasyonun grafiklerini, çeşitli komutlarla görsel yönden tamamlar ve  bunları bir güzel TeX’e aktarıp çıktı olarak aldığım PDF’e aptal bir hayranlıkla bakarken buldum.

Şu fani dünyada, yaptığım gereksiz işler için böyle bir masaüstünü kullanabilmek, böyle bir çalışma ortamını yakalayabilmek, işler ne kadar sıkıcı olursa olsun, yapılan işi bitirme konusunda inanılmaz yardımcı oluyor.

Tehlikeli tökezleme

Tam dedim, “çektiğim fotoğrafları oraya buraya yüklesem biraz”; buna karşılık ağzımın payını aldım:

armish@liz:~$ cd /mnt/hda1/Photos
-bash: cd: /mnt/hda1/Photos: Input/output error

Bakalım ne kadarı geri gelecek.

Bio Pipeline Contest: You’re kidding, right?

I am not sure whether it is an _online_ contest or not – hrrr !

Bildiklerini Okuyanlar…

Yeah yeah, sure…

Bio Pipeline Contest: Dalga geçiyorsun değil mi?

Çevrimiçi bir meydan okuma kendisi ama beni pek sevmediler anlaşılan.

Bildiklerini Okuyanlar…

Ya sabır, ya sabır…