Main menu:

September 2010
M T W T F S S
« Dec    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Archive for 'Gereksiz'


Cumartesilere yabancılaşmak

“Oho, saat 6 olmuş bile” diye geçiriyorum önce içimden; günlerden cumartesi, dışarıda parıldayan ama batmaya hazırlanan güneş… “Eh, artık çıkmam gerek: şimdi giyinsem, 15 dakikada okula varsam, yarım saat hazırlık, 2 saat bekleme, 10 dakika soğuma derken ancak 10 gibi dönerim” diye, şikayetçi değilmiş gibi, geveliyorum lafları.

Yarım saatte okula varıyorum; hazırlık 38 dakika, bekleme 2 saat 13 dakika ve soğuma 21 dakika sürüyor. Bu sefer bölüm koridorları nispeten daha boş–üst katta yalnızca bir lab açık–ve oradan da koridora, 80′lerin rock müziği tınıları yayılıyor. Bu garip kimsesizlikten dolayı, her zamanki gibi sadece-haftasonları-karşılaşan-ve-haftasonu-lab-ta-olduğu-için-hem-hüzün-hem-anlayış-dolu selamlaşmalar yaşanmıyor hiç.

Bekleme süresince, yarınki (yarın pazar!) sınavıma çalışıyorum, yanında da biraz müzik. Başım rock/metal kaldırmayacak kadar ağrılı, kafam caz kaldırmayacak kadar yorgun. Radyo listesinden bir blues istasyonu seçiyorum, lab’taki gereksiz ışıkları kapıyorum, sesi iyice yükseltiyorum. Nedense böyle zamanlar hep bana, Superman’in Fortress of Solitude‘a sığındığı zamanları çağrıştıyor. Halbuki, ne kendimi Superman’le (bir karşı-kahraman olsa neyse), ne de genelde insan kaynayan lab’ımızı şahane bir kaleyle özdeşleştiriyorum. Garip.

Saat 10:27 gibi okulun dış kapısını kitliyorum, yukarıda tez savunması yaklaştığı için deneylerini apar topar yetiştirmeye çalışan bir yüksek lisans öğrencisinin bulunduğu lab’ın ışığı yanmaya başlamış, azıcık içim hüzünleniyor. B kapısından çıkıp her zamanki yokuşu tırmanıyorum, bana nice sabahlar Eti Cin/Süt desteği sağlamış bakkal teyze de dükkanı yavaş yavaş toparlıyor. Yarın gelirken yine uğrarım, yine sağdaki raftan sütü ve kurabiyeyi alır, hep unuttuğum fiyatı tekrar sorar, yine “1.750 yavrum” cevabını alırım diye kuruyorum kafamdan. Bu yol, genelde kuruntularla geçip gidiyor zaten.

Eve gelirken, okulun yurdundan çıkan bir grup süslü-püslü insanla karşılaşıyorum. “Taksim’edir herhalde” diye geçiriyorum içimden. Yamuk kaldırımda topuklularla zar zor yürüyen kızlardan birisi, karşı yönden gelen bana kaçamak bir bakış atıyor; hafif beğenmiş olacak ki  gülümsüyor. Hızlı hızlı yanlarından geçiyorum. İki saniye sonra onlar arkamda, ben onların bıraktığı ağır koku hüzmesinde öksürerek eve doğru yol alıyorum. Bir şeyler yer, bilgisayardan bir dizi izler, biraz çalışır yatarım diye geçiriyorum içimden. Yarın da sınava kalkar, dönerken lab’taki işlerimi bitiririm diye planlıyorum. Bir cumartesi daha geçip gidiyor.

Hayat ne garip… Gelişim biyolojisi, Galois grupları falan.

me_becoming_a_ghost_1_by_armishdesktop_shot_1_by_armish

Dostum olun, yalnızım, dedi Küçük Prens

Sonra şöyle düşündü Küçük Prens: “Eşsiz bir çiçeğim var diye kendimi zengin sanıyordum, ne var ki sıradan bir güle sahipmişim. Yüksekliği ancak dizlerime kadar gelen bu gül ve üç yanardağımla, ki bunlardan biri belki sonsuza denk sönmüştür,  öyle çok bir büyük prens değilim…” Ve otların üzerine uzanıp ağlamaya başladı.

Küçük prens

Ah o çocukken okunulan kitaplar, ah…

1600/2500

Bir ~1600 sayfalık LHC belgelerine bakıyorum, bir de ~2500 sayfalık Ergenekon iddianamesine. Orantısızlıklar şaşırtıyor beni fazlaca?

Linux kullanamamak

Yaklaşık olarak 4 yıldır nacizane bilgisayarımda, tek işletim sistemi olarak Linux kullanıyorum. Sabit diskim, gündelik ve hobi amaçlı çoğu işimin altından kalkabilen yazılımlarla dolu. Eğer gereksinim duyduğum işleri bu bilgisayarda yapamıyorsam, bu, yazılımların suçu değil, tam tersine onların nasıl kullanılacağını anlayamamış olan benim suçumdur. Bir kere benimsedikten sonra, işlere bu bakış açısı ile yaklaşmak hem zevkli, hem de araştırmaya itici oluyor. İhtiyacınız olan şeyle ilgili anahtar kelimeleri, yanında “Linux” ile Google’a soruyorsunuz ve ta ta! Yüzlerce sayfa tutan sonuçlar size binbir türlü çözüm yolu sunuyor.

Yalnız, toplumumuz bu yaklaşım tarzını anlamayan veya anlamak istemeyen insanlarla dolu olduğundan, bazı zamanlarda kendimi bir anime karakteri misali, alnımda kocaman bir ter tanesi ile baş başa buluyorum.

Genel örnek

Sabit diskimin küçük olmasından, sistem hafızalarının kısıtlı olmasından, genellikle yazılımları derlemek zorunda olmamdan, hala eski kafayla ayarları metin dosyalarından yapmaya çalışmamdan, bilgisayarım açılırken ne işe yaradığını bilmediğim binlerce birbirine bağımlı ve sonuçta benim için gereksiz olan servislerin açılmasından rahatsız olmamdan, ve bir sürü başka sebepten dolayı, bir süre önce kendimi dağıtım kullanımından men etmeye karar verdim. Gel gör ki, sırf eğlencesinden dolayı kurduğum LFS’nin bir haftalık ayağa kalkma sürecini bir türlü insanlara anlatamıyorum. Çevremdekiler, çekirdeğimin başlatılabilir hale gelmesinden veya X.org’umun sorunsuz bir şekilde o güzelim X imlecini göstermesinin ardından evin içinde attığım mutluluk naralarına bir türlü anlam veremediler. Onun yerine, “bu da böyle bir deli” diyerekten beni aralarına kabul ettikleri için bu insalara minnettarım.

Donanım örneği

Kullandığım çekirdeğin vanilla değil de kahve aromalı olmasından dolayı, abuk subuk binbir türlü “tak-çalıştır” cihazının, benim sistemimde “tak-ama-çalıştırama” hale gelmesi beni hiç mi hiç rahatsız etmezken (işin ucunda ne işe yaradığını öğreneceğim yeni bir çekirdek eklentisi var), kırk yılın başı da olsa “benim bilgisayar tanımadı, 5 dakika seninkinde yapsak”cılardan bolca kötü söz duymuşluğum oluyor. Özellikle yazıcılar konusunda bu sorun ile çok karşılaşıyorum.

Yazılım örnekleri

“Bir 5 dakika senin bilgisayarında”cıların, bana en çok yakındıkları şey kullandığım yazılımlardır herhalde. Başka bir odada olduğumda, bilgisayarımın başına geçip de bomboş ve “başlat menüsüz” bir masaüstü ile karşılaşan insanların odalar arası beddualarına çokça maruz kalırıyorum.

“Bir film koy da izleyelim”cilerin, mplayer’ı başlatmak için yazdığım birkaç rutin komuttan dolayı beni, “filmi açmak için bilgisayardan izin istiyor” gibi bir benzetmeye tabi tutmalarına, zamanında bayağı gülmüşlüğüm oldu.

Kullandığım ofis çözümleri de bir başka sorun. Dersler dolayısı ile her hafta yazmak zorunda olduğum ve içerikten çok görselliğin değerlendirme kriteri olduğu bir akademik dünyada, dökümanların sadece .doc uzantılı dosyalar olduğu sanan insanlar yüzünden de sıklıkla eleştiri alıyorum. Bu insalar, “bir acayip açıldı dökümanın”, “dökümanının neden X’i eksik?” gibi sorularla bana geldiklerinde; bendenizin “OfficeOpen.org kullanıyorum ben” lafından anlam çıkaramazken, açıkçası bu insalara neden ödevimi PDF olarak gönderemediğimi sormaktan veya dosya standartları ile ilgili sıkıcı bir konuşma yapmaktan çekiniyorum. Hatta TeX kullanmaya başladığım şu zamanlarda, “kullandığım figürlerin ilgili konu başlığı altında olmamasından” dolayı puan kırılan ödevlerimden hiç bahsetmiyeyim istersiniz.

Üstüme vazife olmadan aldığım programlama derslerinde de çokça macera yaşadım. Örneğin bir proje için MATLAB’a ihtiyaç duyup, sevgili okulumun lisans sunucusunda “MATLAB for Linux”u bulamayınca, kendilerine konu ile ilgili bir talepte bulunmuş ve sonucunda şu kısa ama anlamlı cevabı almıştım:

“linux ve mac destegi vermiyoruz.”

Şimdilerde bir başka okulda misafirim ve aldığım bir dersin ilk saatinde, pek değerli profesörümüzün şu lafı sonrasında kafamı duvarlara vurmak istediğimi farkettim:

“Ders boyunca MATLAB betikleri yazmanızı gerektirecek ödevler vereceğim. Okulun lab’larındaki bilgisayarları kullanabilirsiniz, ama uğraştığınıza değmez. En iyisi siz bilgisayarınıza yükleyin, zaten MATLAB’ın öğrenci sürümü de oldukça ucuz (99 dolar).”

Gerçi bu sayede Octave ile tanıştım, ama yine de bu, gerçekleri değiştirmiyor.

Virüsler

Tüm bu olumsuzlukların yanında, bahsetmeden geçemeyeceğim bir konu daha var tabii. O da, “madem bilgisayardan bu kadar anlıyormuşsun, gel şu benim bilgisayarı düzelt”çilerin benden bekledikleri çeşitli bilgisayar tavsiyeleri, virüs yazılımları (ne demekse) veya işletim sistemi tamirleri konusundaki başarısızlıklarımı görüp, umarsızca “biz de seni bir şey sanmıştık” lafını sarf etmeleridir herhalde. Sırf bu yüzden bile Linux kullanmaktan soğuyabilir bir insan :P

Neyse, “neden Linux kullanıyorsun ki toplumunun” baskıları bazen beni zor durumda bıraksa da, Linux konusundaki tercihlerimden dolayı hiç pişman değilim; Hatta yukarıdaki şeyler beni, rahatsız etmenin ötesinde, çoğu zaman eğlendiriyor.

Linux kullanmak

Çoook eski zamanlarda, daha İstanbul’a sadece ziyaret amaçlı gelişlerimden birinde; babamı da alıp zorla Tüyap Fuar alanındaki (sanırım) Compex’e katıldığımı hatırlarım. Orada aval aval gezerken, koridora dönük bir monitör ekranında Linux’u gördüğümü ve o ekrandaki karanlık arkaplanın üzerine açılmış sade bir konsolun çok artistik durduğunu düşünmüştüm.

Ondan da çooook eski zamanlarda, daha Linux nedir adam akıllı bilmezken, bilgisayarcı olarak geçindiğimiz bir grup arkadaşa,

“Abi, Linux diye bir şey var; böyle açıyorsun mesela bir resim, sonra komutlarla düzenliyorsun onu. Döndür diye komut veriyorsun dönüyor, kırp diyorsun kırpıyor, vs…”

Büyük ihtimalle zamane Hacker filmlerinin can canlı efektlerinden olsa gerek, hayal gücümün de yardımıyla böyle şahane şeylerin olmasını ve bunu kullanmanın daha da şahane olmasını bekliyordum. Ne yazık ki görsellik arayışlarım çok uzunca bir süre üç beş KDE/KDM teması denemekten, birkaç şeffaf konsol kullanmaktan öteye gidemedi.
Şimdi biraz inadımdan, biraz gereklilikten dolayı Vim, LATeX ve Octave kullanıyorum ve külüstür dizüstümden tam performans alabilmek için neredeyse minimal bir LFS üzerinde, pencerelerimi eski dost fluxbox’a emanet ediyorum. Az önce kendimi (ödev için) Octave’de çalıştırdığım basit bir nöron simulasyonun grafiklerini, çeşitli komutlarla görsel yönden tamamlar ve  bunları bir güzel TeX’e aktarıp çıktı olarak aldığım PDF’e aptal bir hayranlıkla bakarken buldum.

Şu fani dünyada, yaptığım gereksiz işler için böyle bir masaüstünü kullanabilmek, böyle bir çalışma ortamını yakalayabilmek, işler ne kadar sıkıcı olursa olsun, yapılan işi bitirme konusunda inanılmaz yardımcı oluyor.

Araştırmacıların uzaktan görünen ekran görüntüleri

Bir süredir -bütün bilgisayarların orta alana baktığı bir lab’ın içinde zamanımı geçirdiğimden- insanların önünde tüm gün açık duran ekranlarındaki şu üç görüntüye, uzaktan da olsa, aşina hale geldim:

fb_blurmakale_bluroyun_blur


Genel-geçer izlenimler olsa gerek.

Arman’la neden iletişime geçilemez?

Cep telefonu, ev telefonu, facebook, e-posta hepsi süper ve çok sıklıkla kullandığım kanallar, fakat bunları da bir o kadar yetersiz kullanıyorum; daha doğrusu öyle olmak zorunda kalıyor. Ee tabii bu yüzden, zaten nadir olan arkadaş topluluğum bana ulaşamadığından şikayetçi. Ben de üşenmedim, durumumu anlatayım, bir günah çıkarayım dedim.

Şimdi öncelikle şunu belirtmem gerekiyor: ben okuldaki bir genetik lab’ında gönüllü ve oldukça da istekli olarak emek vermeye başlamış bir insanım.  Burası normal, ama benim gibi yaptığı işe kafayı takan insanlar için durum anormalleşiyor. Efendim, ben bu dönem programımı mümkün olduğunca boş bıraktım ki, lab’da çalışmaya fırsatım olsun, şu kısa öğrenim hayatımda edinebildiğim kadar tecrübe edineyim diye. Durum böyle olunca haftanın oldukça büyük bir kısmını lab denilen mekanda geçiyorum. Bu ortamda benden kıdemce oldukça üstün insanlar bulunduğu için, ben bu insanların yanında telefon açmaya, geyik yapmaya çokça çekiniyorum. Zaten orada bulunduğum sürenin çoğunda ellerim dolu olduğu için; işi yarıda bırakmak, eldiveni çıkarmak, konuşmak, geri gelmek, eldiveni tekrar takmak, işe devam etmek çok bütük sıkıntı. Bu yüzendir ki, genelde yaptığım şey telefonu direk cebimden meşgule düşürmek. Bir deneyde yapılacakların ne zaman biteceğini kestirmek gerçekten çok zor. Hiç olmadık şeyle, hiç olmadık zamanlarda patlak verebiliyor – özellikle benim gibi çaylaklar için. Bu yüzden lab’dan çıkış saatim neredeyse hiçbir zaman belli değil.

Şimdiye kadar telefonunuzu açmadığım çoğunluğa hitap etmiş oldum zaten. Devam edersem;

Şu bir iki senedir inanılmaz bir unutkanlığım olduğunu söylemem lazım. “Madem meşgüle düşürdün, çıkınca ara be adam” diyenler burada haklılar, ama unutuyorum. Özellikle de cevapsız çağrılara geri dönmeyi. Mesajlar ve e-postaların bazıları için de bu geçerli. Neyse ki bazıları alışık bu duruma, benden bir sonraki gün cevap aldıklarında şaşırmıyorlar; e-postalar için bir hafta sonra bile olduğu oluyor.

Diğer bir şey, uyku düzenimin olmaması. Evet, ben bazen sabahlıyorum; sonrasında ise akşam üstü yatıp, gece kalkıyorum. Bazen tam tersi oluyor. Bu yüzdendir ki, akşam 9′da aç(a)madığım bir telefon, benim için dünde kalmış olabiliyor.

Çok olmasa da, hoşlanmadığım insanlara telefonu açmadığım da doğru.

Size geri dönmememin bir sebebi de utancım olabilir. Yukarıda saydıklarımdan birini veya birden fazlasını yaşattığım bir insana karşı inanılmaz mahçup oluyorum, o insana ne yazacağımı/söyleceğimi bir türlü kesinleştiremiyorum.

Neyse böyleyken böyle,  umarım sizlerin anlayış sınırlarını zorlamıyorumdur; lütfen beni mazur görünüz.

Ofis lazımlığı

Yakında takacağız bunlardan anlaşılan:

Office Collar

Sensin çocuk!

Legoİnsanın canı bazen, yapılacakları bir kenara itip şunlardan bir tane alıp, bir de içine şunlardan düzenek kurup; sonrasında aylarca başında oturacağı şeyler tasarlamak istemiyor değil hani. Sıkıyoruz dişimizi…

Lego MinFalcon

Tehlikeli tökezleme

Tam dedim, “çektiğim fotoğrafları oraya buraya yüklesem biraz”; buna karşılık ağzımın payını aldım:

armish@liz:~$ cd /mnt/hda1/Photos
-bash: cd: /mnt/hda1/Photos: Input/output error

Bakalım ne kadarı geri gelecek.