Cumartesilere yabancılaşmak
“Oho, saat 6 olmuş bile” diye geçiriyorum önce içimden; günlerden cumartesi, dışarıda parıldayan ama batmaya hazırlanan güneş… “Eh, artık çıkmam gerek: şimdi giyinsem, 15 dakikada okula varsam, yarım saat hazırlık, 2 saat bekleme, 10 dakika soğuma derken ancak 10 gibi dönerim” diye, şikayetçi değilmiş gibi, geveliyorum lafları.
Yarım saatte okula varıyorum; hazırlık 38 dakika, bekleme 2 saat 13 dakika ve soğuma 21 dakika sürüyor. Bu sefer bölüm koridorları nispeten daha boş–üst katta yalnızca bir lab açık–ve oradan da koridora, 80′lerin rock müziği tınıları yayılıyor. Bu garip kimsesizlikten dolayı, her zamanki gibi sadece-haftasonları-karşılaşan-ve-haftasonu-lab-ta-olduğu-için-hem-hüzün-hem-anlayış-dolu selamlaşmalar yaşanmıyor hiç.
Bekleme süresince, yarınki (yarın pazar!) sınavıma çalışıyorum, yanında da biraz müzik. Başım rock/metal kaldırmayacak kadar ağrılı, kafam caz kaldırmayacak kadar yorgun. Radyo listesinden bir blues istasyonu seçiyorum, lab’taki gereksiz ışıkları kapıyorum, sesi iyice yükseltiyorum. Nedense böyle zamanlar hep bana, Superman’in Fortress of Solitude‘a sığındığı zamanları çağrıştıyor. Halbuki, ne kendimi Superman’le (bir karşı-kahraman olsa neyse), ne de genelde insan kaynayan lab’ımızı şahane bir kaleyle özdeşleştiriyorum. Garip.
Saat 10:27 gibi okulun dış kapısını kitliyorum, yukarıda tez savunması yaklaştığı için deneylerini apar topar yetiştirmeye çalışan bir yüksek lisans öğrencisinin bulunduğu lab’ın ışığı yanmaya başlamış, azıcık içim hüzünleniyor. B kapısından çıkıp her zamanki yokuşu tırmanıyorum, bana nice sabahlar Eti Cin/Süt desteği sağlamış bakkal teyze de dükkanı yavaş yavaş toparlıyor. Yarın gelirken yine uğrarım, yine sağdaki raftan sütü ve kurabiyeyi alır, hep unuttuğum fiyatı tekrar sorar, yine “1.750 yavrum” cevabını alırım diye kuruyorum kafamdan. Bu yol, genelde kuruntularla geçip gidiyor zaten.
Eve gelirken, okulun yurdundan çıkan bir grup süslü-püslü insanla karşılaşıyorum. “Taksim’edir herhalde” diye geçiriyorum içimden. Yamuk kaldırımda topuklularla zar zor yürüyen kızlardan birisi, karşı yönden gelen bana kaçamak bir bakış atıyor; hafif beğenmiş olacak ki gülümsüyor. Hızlı hızlı yanlarından geçiyorum. İki saniye sonra onlar arkamda, ben onların bıraktığı ağır koku hüzmesinde öksürerek eve doğru yol alıyorum. Bir şeyler yer, bilgisayardan bir dizi izler, biraz çalışır yatarım diye geçiriyorum içimden. Yarın da sınava kalkar, dönerken lab’taki işlerimi bitiririm diye planlıyorum. Bir cumartesi daha geçip gidiyor.
Hayat ne garip… Gelişim biyolojisi, Galois grupları falan.
Comments: none
Posted by B. Arman Aksoy @ May 23rd, 2009 under Blogroll, Gereksiz, Hayat, Kişisel buhranlar, Nacizane bengiller, Türkçe.



